8 Şubat 2014 Cumartesi

Yollar çıkar Asos'a


Bozcaada’dan az hüzünlü bol huzurlu ayrılırken, hemen iskele yakınındaki satıcılardan küçük bir domates reçeli kaptım. T pek sevmedi ama ben kökeni Girit’ten gelen komşumuz Şüküfe teyzemin yaptığı muhteşem reçeli hatırlayıp, yine benzerini bulabilir miyim acaba diye kaptım. Umarım güzeldir daha tadamadım.
Feribottan inip yaklaşık 1 saat sonra önce Assos Kadırga Koyuna ulaştık. Hemen girişteki Asos Park Otel’e beğenip hemen yerleştik. Otel güzel temiz, plaja çok yakın.. havuzu ve gün içinde gayet güzel zaman geçirebileceğiniz ağaçlık alanı da var. Odalar da hem geniş hem ferah olması ile bize kendini sevdirdi. Balkondan dışarı çıkınca dışarıda zeytin ağaçlarının gölgesinde olmak çok güzeldi. Bu arada akşam yemeği de iyiydi otelin. Kısacası mevsimden ötürü cebimizi de çok yakmadığı için hem otelden hem de sessiz sakin Kadırga koyundan çok memnun kaldık. Oteldekiler Asos’un aşır meşhur yeri antik iskele ve antik kentte gezmek için 2-3 saat size yeter deyince biz de kendimizi hemen denize attık.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Telaşsız yaşanmalıdır hayat Bozcaada'da.....

Telaşsız yaşanmalıdır hayat Bozcada'da.. Bazen masalarda uzun sohbetin kırıntıları bırakılmalı, bazen de rüzgarı arkana alıp kadeh kaldırılmalıdır günbatımına.... Ege denizinin en uç noktasından selam çakılmalıdır, ürkek yolculara..

4 Ocak 2014 Cumartesi

Çanakkale:destanlar şehri...

Hafta sonu aile ziyaretinden sonra çıktık İstanbul’dan Çanakkale’ye. Sallana sallana yapılan kahvaltı sonrası 10 buçukta yola çıkınca sandık ki 3 saate oralardayız. Nerdeee? Beklediğimden daha kuru Tekirdağ yolları neyse ki sonra sonra Çanakkale sınırlarında yeşillenmeye başladı. Yollar da güzeldi, birkaç yol çalışması dışında. Yine de ağır aksak, zırt pırt ayran-tuvalet molası veren biz ancak 4’e doğru varabildik Gelibolu adasına. Bir de yollarda nedense Tekirdağ köfteyi de yakalayamadık hemen tesisler bitiverdi halbu ki T bir köfte yer diye düşünmüştüm, yoksa ev köftesi hariç köfteyle pek işim olmaz. Sıra sıra ilerleyen süt ürünleri cennetinin peynircilerinden birinde Ünal peynircilikte tost  yiyip yayık ayranı  içtik biz de yerine. Köfte bulamazsan, peynirli tost yersin. Yayık ayranı tam ağzıma layıktı yalnız belirtmeden edemeyeceğim.

Yarım adaya vardık ama saftirik biz zannediyoruz ki şehitliklerin hepsi bir arada. Yol sorduğumuz sebzeci amca elimize bir sürü yeri işaretli ada haritasını gösterene kadar bu durumdan haberimiz yoktu. Biz de ana tanıtım merkezine gidelim dedik, dedik ama merkezde seyirci olduğumuz tartışmadan da hemen apar topar kaçtık. Şehitliklere gelen bir kişi tanıtım merkezinde kendisine ayarlanan rehberden şikayet ediyordu. Söyle bir gerçek var ki, ileriki dakikalarda keşfettik. Şehitlikler çok büyük alana yayılmış, çoğuna araçla gidilmesi gerekiyor. Ancak ortalıkta ne bir rehber otobüs var ne de araçsız gelenlere alternatif ulaşım sağlayacak bir oluşum. Dolayısıyla ya kendi arabanızla gelecek, ya da özel bir tur ayarlayacaksınız. Bunu çok büyük bir eksiklik olduğunu düşündük. Ayrıca şehitliklikleri, heykelleri, anıtları da dur kalk dur kalk diye gezmek de en az 3-4 saat alıyor. O yüzden akşama çok kalmamalı, çünkü yarımada gece çok ıssızlaşıyor. Demek ki neymiş? Adayı gezebilmek için ya kendi aracınızı alın ya da Çanakkale merkezden tur kiralayın. Yoksa ulaşım neredeyse 0, gezilecek bölgeler arasında.  Gezme süresi uzun sürebileceği için zamanınızı iyi ayarlayın. Eylül de gezmek çok güzeldi. Hava lıkır lıkır oluyor, sıcaklarda gezmek zor olabilir, haberiniz olsun.
Tanıtım merkezindeki tatsız durumdan sonra kendimizi simülasyon merkezine atıp saat 5’te başlayıp yaklaşık 1 saat süren son simülasyon seansına kendimizi attık. 11 farklı odada, dekorlar eşliğinde Çanakkale savaşını anlatan olayları, anıları izleyip gözyaşlarınızı tutmanız mümkün değil.  Simulasyon odaları güzel olsa da Çanakkale savaşının kaderini değiştiren Ulu Önderimizden daha sık bahsedilmesini beklerdim. Son oda hakkında ise yorum yapmak istemiyorum, herkesin kendi yorumuna bırakılmıştır. 

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Kapadokya Rüyası 5: Mustafapaşa'ya uğramadan olmaz

Kapadokya rüyasının eksik kalan yerlerini tamamlamak üzere Nisan’da tekrar bir yolculuk yaptık. Bu sefer yazı kısa olacak. Hava Kasımda olduğu gibi Nisanda da çok güzel ve gündüzleri oldukça sıcaktı. Ama geceler bu sefer daha mı sıcaktı ne?

En Sıcak, Kuru, Romantik, mavi-beyaz ada :Santorini


Feribotta üzerimizi saran şal, peştamal gibi bilumum acil durum ısıtıcılarından kurtulma zamanımız gelmişti artık. Yumuşak bir sesten Santorini’ye vardığımıza dair uyarılar alıyorduk. Hoş o kadar dümdüz ve sessiz ilerliyordu ki feribot, uyarılar olmadan asla vardığımızı anlayamazdık. Aşağı kata arabaların bulunduğu yerdeki kocaman kapağın açılmasını bekledik biz de diğer yolcular gibi. İçerinin soğuğuna inat dışarıdan yüzümüze sıcacık bir hava esmeye başladı. Akşamlarının serin geçtiğini duyduğum ada yoksa beklediğimden sıcak mıydı? En son 1953 yılında patlayan ve hala aktif yanardağı bulunana adaya yaklaşırken feribotun camından gördüğüm tek tük ışıklar bana aday dair gizemli bir hava hissettirmişti. Eskiden batıp kaybolan Atlantis adası olduğu sanılan ve buluntularda Türkiye’de Sinop’ta bile bu adanın patlaması ile oluşmuş krater gölleri olduğunu duyduğum ada hem her zaman patlamaya hazır olması ile bir kadının adet dönemi öncesi sahip olduğu güzelliği yerle bir edecek adet öncesi sendromlarını hatırlatıyordu.  Her an patlamaya hazır bir güzellik…Bir güzelliğin böylesine insanı gergin etmesi başka türlü nasıl anlatılabilir ki?  

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Efes Dolaşma Rehberi


Şimdi Efes’in tarihini anlatacak değilim sizlere ama çok mühim bilgiler içeren fotoğraflarla süslediğim bir yazıya başlamış bulunuyorsunuz. Belki de Türkiye’nin en meşhur kalıntılarının içeren, Türkiye reklamlarında kütüphanesi ile mutlaka boy gösteren Efes’i gezmeyeniz yoktur. Bu şansı benim gibi geç ele geçireceklere ise birkaç hayati tavsiyem var.
 
Efes oldukça büyük bir alanda kurulu ve açık alan olduğu ve maalesef hala gece gezme şansımız olmadığı için sıcak günlerde erken saatlerde gezmemiz gerekir. Yoksa ısınan taşlar iyice bacaklarınıza ateş üfleyebilir.


Anitta'nın Laneti



Mahfi Eğilmez’in ekonomist kişiliğini bırakıp belki de tarih sahnesinde yeterince yerini alamamış Hitit uygarlığını bu kadar inceleyip üstüne incelemelerini kurgulayarak kitaplar (Hattuşa’dan Kaçış- Anitta’nın Laneti) yazmasını çok takdir ettim.

Mahfi eğilmez önsöz de de belirttiği tabletlerden ve elindeki araştırmalardan edindiği bilgileri bir araya getirip kurgulamaya çalışmış. Aslında gayet yalın bir yazım dili kullanmış. Ama dipnotların ki toplamda hepsi 3-4 sayfa, arkaya alması okuyucu için çok yorucu olmuş. Her dipnot için arkaya dönmek sanki ders kitabı okuyormuşum izlenimi verdi bana. Sayfalar bazen olsun yarım sayfa olsaydı da dipnotlar hemen sayfanın altında olsaydı kitap daha kolay okunur, veriler daha akılda kalıcı olabilirdi.
Yalın bir anlatımı olan bir kitap da bazen de kopukluklar hissettim. Sanırım bunun nedeni de tablet ya da bilgilerin kopukluğu.
Kitap için bir macera romanı kadar akıcı diyemeyeceğim yine de Hititleri merak edenler için iyi bir kaynak. Belki o kayıp aralar da dolsa, bir tutam da ebedi dil katılırsa daha güzel bir iş çıkabilir ortaya. Yine de Hititler ve yaşantıları hakkında oldukça bilgi sahibi olabildim. Kitabın önsözünde Kadeş Antlaşması ile çok fazla gerçekten bahsettiğinden bahsetmiş yazar, ama bu kadar reklamdan sonra beklentilerimi karşılamadı sayfalar. Ya da o araları kaçırmışım, itiraf ediyorum.
Yaklaşık 180 sayfalık kitap Hititlere merak ile hızlıca okunabilir, yine de beklentilerinizi fazla yüksek tutmayıp, yazarın emeğine saygı duymak gerek.

22 Ağustos 2013 Perşembe

SHANTARAM



Gezi kitaplarına sardırmışken bol bol gezen bir arkadaşın önerisiyle okuma listeme alıp, kitabın 860 sayfalık külçe halini görünce biraz korkmuştum. Derken Serkan ile birer tane aldık ama ben kararsızdım. 860 sayfanın yazılarının küçüklüğünü görünce Serkan’dan gelen alternatif kitap kulübü fikrine çok sıcak bakamadım. Sonra sonra kitabın ilk sayfasını okuyunca gerisi gelmeye başladı. Ama hem benden çok önce başlayan Serkan’a yetişme gayretim hem de ara vermeden okuyup kitabı bitirmek hasreti bazen uykusuz gecelerle birleşerek 860 sayfayı yaklaşık 1 ay gibi kısa sürede bitirmeme neden oldu.

20 Ağustos 2013 Salı

Sancho ile Don Kişot



Yıllar yıllar önce bir otobüs yolculuğuna çıkarken yanımda hiç kitabım olmadığına utanıp Aşti’den aldığım iki kitaptan biriydi Don Kişot. Alırken uygun fiyata tav olmuş bir yandan da acaba çeviri iyi midir diye şüpheye düşmüştüm. Diğer kitap Uğultulu Tepeleri’n ihtiras, intikam dolu satırlarını o yıl içinde okumuş bitirmiş ama Don Kişot’u bir kere elime alıp maymun iştahımın kurbanı olarak 5-10 sayfa okuduktan sonra bırakmıştım.
Sonra yıllar sonra bu sene bir tanıdığın “Don Kişot’u insan hayatta 3 kere okumalı: gençken, olgunken ve yaşlıyken” cümlesine takılıp bizim kızlarla miskin ilerleyen kitap kulübünü de fırsat bilerek kitabı tekrar başucuma koydum umutsuzca. Neyse ki kulüpte bir dinginlik vardı da uzun müddet başucumda konuk olabildi kitap.
Ha ilk günler sıkılmadım mı, sıkıldım. Don Kişot ve uşağının maceraları birbirini tekrar eden cinstendi. Çok fazla mizah duygusu olmasa da Don Kişot’un bilinç  altındaki şövalye tutkusunu ağır ağır okudum.  Avrupa’nın ilk kurgu kitap, romanlarından sayılan bu kitaba saygımdan bazen üfleyerek de olsa devam ettim. Sonra İspanya’nın kırsalını hayal edip ben de bu gruba katıldım macera yaşamak için. Yer yer başucu cümleleri ile karşılaştım.  Endülüslülerden çok bilge ve iyi insanlar olarak bahsedilmesine rastladım. Bunu bazen Don Kişot’un çok doğrucu bir insan olmasından dolayı olduğunu sandım, bazen de yazar Cervantes’in bu romanı hapishanede iken bir Endülüslüden aldığına dair dedikodulara bağladım bu durumu.  Türk gücünden korkulması ile ilgili cümlelere rastladım. Bu cümlelerde çevirmenin etkisi var mı, yoksa dönemin Osmanlı imparatorluğunun yükselme dönemine denk gelmesinin etkisi mi var, tarttım. Nedense aklıma hep İspanyanın güneyindeki yer yer çöle eşlik eden ağaçlık yerler geldi.
Kitap beni almaya başladı. Kitaba hayran oldum ve yıllardır okumadığıma pişman olduğum  bölüm ise Don Kişot’un uşağı Sancho’nun kandırılarak valilik yaptığı sıra kendisine verdiği 10 maddelik demeç oldu. Keşke bütün politikacılar Don Kişot gibi deli olsa dedim. Keşke bütün politikacılar Sancho gibi vefalı, adil olsa dedim sonraki sayfalarda …Keşke herkes Don ve Sancho gibi az biraz deli, az biraz saf, dürüst olsa… Dünya daha güzel olurdu..
İyi ki dedim kendimi zorlayarak da olsa bu kitabı okumuşum, yıllar sonra okunacaklar listeme koydum bu klasiği…

Komşunun dibisinnnn:Kos




Amaç Santorini, araç Kos idi. Bol bol ışıkları bize göz kırpan ada nedense yıllardır hiç dikkatimizi çekmemişti. Biz hariç kalan aile eşrafının Mayıs ayında yaptıkları ziyaret bizi de meraklandırmıştı. Hem Santorini’ye feribot akşam saatleri gidiyordu, günü birlik bir Kos gezintisi de fena olmazdı diye düşündük. Kos Bodrum, özellikle de Turgutreis’e çok yakın olduğu için her gün iki taraflı feribot mevcut. Genelde sabah giden feribotlar akşam 4 buçuk 5 gibi dönüyorlar.
Biz de en yakın durak Turgutreis’ten 20 dakikalık Türk feribotuna bindik. Aldık ya tecrübeleri bizimkilerden, uygulayacağız. Önce küçük tren turu ile biraz gezinti, belki bir plaj turu ve Nick the Fisherman’da güzel bir yemek ve mutlaka Mythos. Mythos için Ayhan Sicimoğlu’nun meşhur lafını kopya çekebilirim “Hastasıyım”.
Limanda biraz uzun bir sıranın önüne geçme mücadelemiz, Avrupa birliği vatandaşlarının önceliklendirilmesi ile suya düştü. Ellerimde annemin tipimize bakmadan sanki 1 hafta yolculuğa çıkıyormuşuz ya da Somaliye gidiyormuşuz gibi tutturduğu şeftali, portakal, börek çörek dolu poşetin ağırlığını hissetmeye başlamıştım bile.  Pasaport kontrolünü geçip de kıyıdan adanın içine yürümeye başladığımızda ise bana adada olmanın verdiği bir hapis duygusu ağır geldi. Akşam bineceğimiz feribotun internetten aldığımız biletini bastırmalıydım hemen, zaten Santorini’de bizi limandan alacaklar mı almayacaklar mı diye acayip streslenmiştim.

13 Ağustos 2013 Salı

Teyzemin pratik çizzzzz cake'i (Cheese cake)


Gurme arkadaşım Ozan’dan cheese cake tarifini alınca gözlerim yuvalarından fırlamış, bu kadar sabırlı bir insan olup olmadığım konusunda kendimi terazide tartmıştım. Sonuç ister pazarcı terazisi olsun ister hassas mutfak terazisi olsun mutfakta bu kadar uzun işe gelemem. Aslında  yemeğin cinsine göre gelebilirim ama cheese cake için bu kadar strese gelebileceğimi düşünmedim.
Her neyse, herkes kullanırmış Benmari yöntemi, özellikle de çikolata eritmek için. Ben hayatımdan duymamışım, zaten hala da doğru telaffuz edemem. Yani google’a bakmasam buraya ismini yanlış yazacaktım bu yöntemin. Kısaca gurme arkadaşımın tarifinin içinde Benmari yöntemini ve gram gram ölçüleri görünce bu Cheese cake işinin bana göre olmadığını düşünüp rafa kaldırmıştım.  Ta ki teyzemin kolay çiz cake ile tanışıncaya kadar. Teyzem herşeyi karıştırıp yallah fırına koyuyormuş ki ben de onu bu yöntemini görünce “teyzemin çiz cake” miladını başlattım benim mutfakta.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Bir Kadın bir erkek pratiğe döküldü:Kekova'da Kano macerası

Bu huzur mu huzur dolu günbatımı olmasa bu heyecanlı günün yorgunluğu nasıl atılacaktı?





Kaş’ın ortasında yüzyıllara meydan okuyan lahitin hemen yanındaki sokakta yeni keşfettiğimiz, hem yemeklerini, hem şirin ortamını hem de müzik tarzını çok beğendiğimiz Köşe Başı kafe olmasa gün boyu deli gibi acıkmış midemiz, kulaklarımız nasıl doyacaktı?
Günlerce arayıp zor bulduğum özel model Buff’un kano macerasından havalı havalı dönerken kafamdan uçup gitmesiyle basiretimizin bağlanarak şoföre arabayı durdurtacak gücümüzün olmaması  üzerine birkaç gündür kendisine derinden bağlandığım ufak bez parçasının hızla uzaklaştığımız yolun üzerinde yeni sahibini bekler halde görünce ağlayan içimi, Kaş merkezdeki spor kıyafetleri satan dükkan olmasa kim dindirecekti?
Neden böyle içli içli yazmışım ki, aslında geriye dönük bakınca deli gibi güldüren bir maceraydı son gün yaşadıklarımız. Bir kadın bir erkek dizisine bakıp ta “çok saçma şeyler yapıyor bunlar ya ben asla yapmam” dememek gerekmiş. Kendimi dizinin karakteri gibi hissettim geriye döndüğümde. Sanki karakter ruhuma sahip olmuş, beni ele geçirmiş ve yönlendiriyordu.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Hoppidi Hoppidi Likya Yolu, Üçağız-Aperlea arası son sürat


Bol oksijene günaydın…  Mehtap pansiyonun havasının sabahın dingin manzarası ile daha da lezzetlendirdiği dolu dolu kahvaltıyı da mideye indirdik. T mızmızlanıyor, dün Üçağız’dan gelirken yürüdüğümüz yolu yine yürüyecek miyiz diye?  Hava yine günün erken saatleri olmasına rağmen aşırı sıcak,  bunaltıcı. Pansiyondakiler biz sizi tekne ile bırakalım diyorlar Üçağız’a… Kimseden itiraz çıkmıyor…  Zıpzıp’tan bile. Uyumlu Zıpzıp…  Rotamızın Simena-Üçağız kısmını tekne ile atlatacağımıza göre, genelde düz bir rota olan Üçağız-Aperlae arası. Hemen Mehtap pansiyonun dibinden aşağı sahile iniyoruz, tekne ile efil efil giderken sahiplerinin otlasın diye bıraktığı tekne ile gelip sütlerini alıp, beslediği keçilerin krallıkları olan kayalıkların arasından geçerek Üçağız’a gidiyoruz.  Hemen teknelerin yanındaki marketten soğuk su ihtiyaçlarımızı da karşıladıktan sonra hadi bakalım Likya Yolu… Tam Likya yoluna gireceğiz günlük kano hazırlıklarını yapan ekip yerdeki sıcaktan bayılmış miskin miskin yatan köpeği (Reco) göstererek “O köpek Likya yolundan geldi, onu da götürsenize” diyorlar. Hadi kalk gidiyoruz dedik, itiraz  etmiyor Reco,, bizimle gün boyu yürüyor, bize arkadaşlık yapıyor. Bir önceki gün yolumuzu şaşırmanın etkisiyle dakika dakika akıllı telefonlardan yol takibi yapıyoruz ama bir süre sonra hiç ihtiyaç kalmıyor çünkü yanımızda Likya Yollarında rehberlik yapan diğer köpekler gibi yanımızdan bir saniye ayrılmayan rehber köpek Reco var. Reco’ya ismini ben takıyorum. İlk başta itirazlar olsa da, meclisten geçiyor, hepimiz bu ismi seviyoruz. Çünkü ismin ilk hecesi Rehber’den ikincisi de samimi bulduğum yabancı bir isim olan Jo’dan geliyor.

21 Temmuz 2013 Pazar

Çeşme çeşme Roma: bir deli yakarsa diye hazırlıklı olmak gerek :))





Susuz kalınmaz bu şehirde, asla. Her yer çeşme. Hatta o kadar ki yanınıza boş şişe alıp dolaşmanıza bile gerek yok, çünkü her yerde her yerde çeşmeler var. Hatta benden sonra Roma’ya giden zıpzıp fark etmiş ki çeşmenin altından basarsan yukarı doğru su fışkırıyormuş ki, çeşmenin altına eğilmek gerekmiyor.
Ya o kadar Roma’ya gittin de aklında bir tek çeşme mi kaldı diyenlere cevabım evet. Susuz hayata karşıyım, her gece kuzu yemiş gibi su içiyorum, nasıl ama nasıl suyu önemsemem. Hem bu çeşmeler yetmiyor ayrıca Roma’nın en ünlü yerleri de akan sular, mesela aşk çeşmesi, mesela Piazza Novana…

19 Temmuz 2013 Cuma

Hoppidi Hoppidi Likya Yolu: Çayağız'ından başladık, sonrası Domates, biber,patlıcaaaaaaannnnn


Her şey daha yola ilk çıktığımızda başladı. Bizi yola uğurlarken aman kaybolursanız haber verin sizi gelip bulalım diyenleri gün içinde bol bol andım. Birkaç kişinin esprisi tabii ki 4 akıllı insanın saftirik bir şekilde aldanması ile kaybolmanın ucundan teğet geçen bir macera ile bitmesine neden olmazdı.. Başka etkenler, Nisanın son günlerinin dayanılmaz sıcaklığı, an an yüzümüze vuran ve popomuzda dişlerini görmekten korktuğumuz köpek korkusu da etkendi tabii ki yolun arzulanan şekilde gitmemesine. Bir hafta öncesine kadar Antalya’nın büyük kısmında sel yaşanmasına rağmen hava aşırı sıcaktı. Kaş’ta bir gün paşalar gibi dinlenip bir kısmımızın aşırı serin sulara kendini bırakması bile işe yaramamış ki kafamız yarım yapılmış kahvaltılara sahanda yumurta sunabilecek seviyede sıcaktı.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Sinemada Latin Amerika Üçlemesi: Evita, Motorsiklet Günlükleri, Tanrıkent

Uçak fiyatlarının dudak uçuklatması ve uçuş sürelerinin uzunluğu nedeniyle Latin Amerika planları hala “hayallerim” kısmında baş sırada olsa da, kıtaya ilgim, araştırmam devam ediyor.
Ben de sinemada Latin Amerika üçlemesi yapayım dedim ki yine en çok sevdiğim filme doğru adım adım ilerliyorum.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Sarı Mardinle vedalaşma: Meşhur olduk heyooo

Ve Geldik Mardindeki son ama en eğlenceli günümüze. Urfa-Hasankeyf-Mor Gabriel-Midyat derken oldukça yorgun düşmüş bünyemize Mezopotamya ovasına karşı iyi bir kahvaltı yaptırdıktan sonra gezmediğimiz son birkaç yeri kalan yarım günümüzde tamamlamayı kararlaştırdık.
Bir gün öncesinde olduğu gibi yine Musa bize hızır gibi yetişecek, eğlenceli arkadaşlığı, arada yaptığı Arapça konuşmaları ve verdiği bilgiler ile eşlik edecekti. Ama bilmiyordu ki bizim karın kasları gülmekten çatlayacak günün ilerleyen saatlerinde.
Herşey öncelikle Zinciriye Medresesine gitme ve oradan çıkışta Musa ile buluşma kararı ile başladı. Bu medrese şehrin içinde ve çok da uzun olmayan Mardin’in tek caddesinin ortalarında bir yerde ki biz de 10 dakikada yürüdük. Hem bu arada dün akşam aklımızın kaldığı Hayalet ve kafadan çatlak fıstıklardan ve saçlarımızın ahenkle dans ettireceğini heyecanla beklediğimiz keçi sütü sabunlarımı almak için dün akşam uğradığımız dükkanlara uğrama şansımız da oldu.

16 Mayıs 2013 Perşembe

Sarı Mardin'den boz Hasankeyf'e, gümüş Midyat'a

Bu kadar mı zıplanır, olmaz ki canım, koleksiyon yapacakmış. O zıplayacak diye Hasankeyf’de zirve yaptık. Yanımızda bayrak olaydı da dikeydik keşke. Hoş bize her yeri anlatacağım diye sıcakta ter içinde kalan Selami (Şahin)  onu gaza getirdi, o ayrı bir konu. İlla sizi çıkaracağım tepelere, böyle manzara yok dedi. Bu tepeye 1000 bayandan ancak ikisi çıkmıştır dedi… bir gaz bir gaz. Yahu dağ tepe tırmanacağız diye gelmedik ki, hele ben yine az çok tesisatlıyım, T her zaman, ama zıp zıp o kadar değil.. ah ah.. Her yere spor gider bu sefer kolda çanta ile gelmiş akıllı bıdık. Neyse ki ayakkabısı az çok uygun da daracık kayaların arasından düşmeye yakın inip çıkarken kotarıyor.
 Selami (Şahin) kimdir derseniz. Orada öğrenci, harçlık çıkarmak için gelen turistleri gönüllerinden ne koparsa karşılığı gezdiriyor.  Gezdiriyor ama o mağaraya giriyor bu tepeye çıkıyor derken hiç durmadan da konuşup dolu dolu anlatmaya çalıştığı için ter içinde kalıyor. Selami’nin soyadı nedir bilmem ama gel arkadaş olalım adın nedir dedik “Selami, ama kesin unutursunuz önemli değil dedi.” “aa” dedim “unutur muyum hiç Selami Sahin’den hatırlarım seni”. Netekim tepelerde beynime fazla oksijen gidip, bacacıklarım yorgunluk emaresi gösterdiğinde bile hemen aklıma alıştım sana bir denem Selami Sahin geldi de mahcup olmadım.

Sarıya Mor yakışır;; Sarı Mardin'in Mor manastırlarından başlanır...

Ve başladı yolculuk Mardin’e doğru. Belki bu rotayı izleyeceklere yol gösterebilir diye bizim seçtiğimiz yoldan bahsedeceğim. Biz Urfa-Mardin arası tur işleriyle uğraşan bir şirketle anlaştık, böylece araba kiralamayla (Aracı Urfa’dan alıp Mardin’e bırakmak isterseniz 130 lira civarı ekstra para ödüyorsunuz ki bu da bizim ödediğimiz ücretle başa baş geldi,) uğraşmadık hem de Mardinli arkadaşlar edindik, onların deneyimlerinden faydalandık. Bu konuda telefon numarası almak isteyenler (Mahmut Bey ve kardeşleri için) yorum kısmı ile bana ulaşabilirler.
Urfa-Mardin arası yaklaşık 2 saat sürüyor. Yollar çok güzel, gece böyle aydınlık şehirlerarası yollara Ankara’da bile rastlamak zor oluyor. Mezopotamya’nın dümdüz ovasından giderken bize eşlik eden arkadaşımızın ben uyuklarken “işte Suriye şurada gözüküyor” dediğini duyuyorum. Urfa ve Mardin’deki yerel halk genelde Arap kökenli, çoğu Arapça biliyor, ileriki satırlarda bundan bahsedeceğim ama Türkçeleri de çok güzel sempatik, hafif yanık.
Arkadaşımız anlatıyor, dümdüz ovaya tepeden bakan Mardin’e eskiden gündüzü mezarlık, gecesi gerdanlık dermişler. Bunun nedeni de evlerinden dolayı sarı sarı gözükmesi uzaktan. Ancak mezarlık lafı hoşa gitmeyince tanımlamada düzenlemeye gidilmiş ve Mardin’in yeni lakabı “gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık” olmuş. Gerçekten de gece Mardin’e yaklaştıkça o ışıl ışıl güzelim görüntüsü gözümüzü doyurdu. Düşünün ki Urfa sıcağından çıkmış bünyelerin gözlerini kibrit bile tutamazdı ama yine de gerdanlığı görmeden edemedik. Bir daha ne zaman bu görüntü çıkacak ki karşımıza.
Esneye esneye kalacağımız otele İpekyolu Guest House’a yerleştik. Berna Hanım ve sempatik ailesinin işlettiği mekanın bir kısmı da orijinal Mardin evlerinden çevrilmiş. Ayrıca terası da size güzel bir Mezopotamya manzarası sunmakta, Mardin’in en eski oteli olup yıkılmayı bekleyen çirkin bina da ortadan kalktı mıydı teras manzarası tamamdır. Yalnız özellikle eski Mardin çok tepelerde olduğu için yazını bilmem ama Nisan’da efil efil esip bize kazakları giydirdi. Özellikle de sabahları buzzzzz…. İpekyolu Guest House’ın birkaç eksiği var, Berna Hanım onları yavaş yavaş tamamlıyor, sevimli oğlu da Arapça şaşırma ünlemiyle bizi çok güldürüyor “yooo yoooo” diye. Biz deriz ya “aaa aaa”.




8 Mayıs 2013 Çarşamba

Frigya vadisine doğru keyifli bir yolculuk



Dört kız toplandık, erkenden yola çıkarak Ankara’ya çok yakın Dağlık Frigya’yı keşfetmeye yola çıktık. Bizim mavi boncuk tüplü arabamla ilk defa yanımda T olmadan çıkacağım uzun yolculuk hiç de o kadar zor gelmedi.  Dönüşte direksiyona Zıpzıpın geçtiğini saymazsak.
Aslında Ankara’ya bu kadar yakın bir arkeolojik bir hazine var ama bunun bile farkında değiliz. Daha ben Gordion’a bile gitmedim düşünün.  Frigya vadisi Eskişehir, Afyon ve Kütahya sınırlarında geniş bir alanda yer alıyor. Bu büyük alan turizme kazandırılmak için çeşitli aktivitelerle destekleniyor. Trekking için işaretlemeler yapılıyor, daha çok insanın ilgisini çekebilmek amacıyla her sene fotoğraf yarışmaları düzenleniyor. İtiraf ediyorum ben de bir fotoğraf yarışması ilanıyla buranın farkına vardım ve kızları ikna ettim gitmek için. Hoş yarışmaya katılmadım ama çok güzel bir gün geçirip sadece tarih derslerinde İç Anadolu’da yaşamış uygarlıklar olarak Frigleri saymakla kalmış olan az bilgimi bol bol genişlettim. Bu bilgileri de size ara ara bilgi görgü böcüğü seve seve verecek. Bu arada Frigya vadisi ile ilgili olarak birçok bilgiye ulaşabileceğiniz resmi site http://www.frigvadisi.org/ bu linktedir efenim. Biz de bol bol faydalandık.



20 Nisan 2013 Cumartesi

Bu Fıstıkların Hepsi Kafadan çatlak : acılı,sıcak, dağları duman duman Urfa

Amanınn bütün fıstıklar kafadan çatlak diye bağırıyor sonra da tek fıstık kabuğunu dolu olanın içine kıstıra kıstıra kafadan çatlakları götürüyorum. Zevkten dört köşeyim. T, ise elimden kafadan çatlak fıstıkları kapmak için uğraşıyor.
İşte bu ritüel 2 buçuk günlük Urfa –Mardin maceramız sonunda evde soluklanırken yaşanıyor. Ama ne zevkli ne zevkli.
Gap havalimanına inince T’nin ahbabı Hamut abi bizi karşılıyor. Yol boyunca açmaya yüz tutmuş fıstık ağaçlarını göstererek içerliyor. Biz üretiyoruz, Antepliler işlediği için ününü üstlerine alıyorlar diye. Bundan sonra en azından gezi boyunca Antep fıstığı demek yok. Sadece Urfa fıstığı denecek. Halbuki ben hep Şanfıstığı derdim, Şan’ının da Şanlıurfa’dan geldiğini sanırdım.  Yok, hayır sadece Urfa fıstığı denecek. Seni mi kıracağız Hamut abi. Bu arada gezimizin maskot lafı oldu “Bu fıstıkların hepsi kafadan çatlak” cümlesi. Hamut abi Urfalı zeki bir arkadaşımızın fıstıkları pazarlamak için bu cümleyi kurduğunun söyleyince gülmekten çalışan göbek kaslarımızın acısı aklımıza kazındı ve hep bir ağızdan: Bu fıstıkların hepsi kafadan çatlaaaaaaakkkkkkkk!!!!!.

9 Nisan 2013 Salı

Hoppidi Hoppidi Likya Yolu: Mezarlar ülkesine arkeolojik bir bakış


Sanki bir ölüler ülkesidir Likya. Kaya mezarları, lahitler, ölümlüleri ile ayaktadır. Mezarlar önemlidir Likyalılar için, ölümden sonraki hayat da ihtişamlı olmalıdır, birlikte olunmalıdır aileler ile…
Aslında Işık ülkesidir Likya, Akdeniz’in yeşille buluştuğu çizgiden bazen kaya mezarları bazen de deprem sonucu su içinde kalmış mezarları ile günümüze ışık tutar.

2 Nisan 2013 Salı

Serin Serin Yere Batan Sarnıcı



İstanbula’a gidilip de, tarihi yerler gezilip de itinayla kaçırılmaması gereken yerden bahsetmek gerek. Yaz sıcağında size neredeyse  üşütebilecek derecede serin, ışıkları duvarları ile mistik bir havaya size sokacak Yerebatan Sarnıcı. Müze kartın geçerli olmadığı ancak ücretinin de makul olduğu bu sarnıçta sütunlar arasında yürürken sanki başka bir dünyaya zamanda yolculuk yapmış gibi oluyorsunuz. Sütünların arasındaki suda rahat rahat spor yapan balıklara bakıyor, daha güzel fotoğraf çekebilmek için az ışıkla mücadele ediyor, dilek dilemek için dilek sütununda ıslak ıslak elimize tam tur yaptırıyor, iki sutünun altında Medusa’nın kafasının  ters durmasının nedenini Medusanın bakışlarının öldürücü olmasından mı yoksa kalan taşları değerlendirmek amacıyla mı kullanıldığına karar veremeyip, Medusaya tersten bakmamaya çalışıyoruz.